
gece mi gözlerin?
zindan kapısı, kalem yazısı, gönül sızısı kadar..
rengini kuyu diplerindeki soğuk taşlardan alan,
yusuf’un gömleğinde iki kara leke mi?
kızgın yüzünün savaş gölgeleri,
-rüzgar değince bir dalganın ucundan su yüzüne-
tebessüm ışığıyla aydınlanır da, kaybeder mi zifiri sesini?
nehârım leylîdir benim..
istemem, sema dolmasın içeri..
varamadığım yollar, açamadığım kapılar tükenir,
zamanın en ucunda gün biter de
esved tüller döşenir üzerine,
koyu uykular düşer..
ben de bir rûyanın eşiğine uyurum,
iki karanlık gölgenin derinine, kaybolurum.
belki alabildiğine ummânı doldurmuş da,
bir inci mercanda gizlemiştir esrârını
öyle mi?
parlak güneş, Belkıs’ın eteklerine bulaşan billurları toplayıp getirse,
baharın tazeliği sunsa, toprak çiçeklerinin en derinindeki özü,
varmayı değil hep akmayı dileyen “bir tane damla”sı suyun
değse yağmurun sırlı iklimine
yeter mi gözlerininin denizini anlatmaya?





