Eylül, 2008 için Arşiv

h1

Japonlar, balıklar, felsefe

Eylül 23, 2008

Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Fakat Japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir. Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur. Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır. Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.

Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyor ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı. Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar. Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta, birbirlerine çarpa çarpa biraz da aptallaşacaklardı ama yine de canlı kalabileceklerdi. Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı. Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri, hareketli taze balığa göre lezzeti yine etkilenmişti.

Balıkçılar nasıl olacak da Japonya’ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi?
Read the rest of this entry ?

h1

Ramadan Kareem

Eylül 22, 2008

h1

Ney Sesi

Eylül 20, 2008


Derviş hücrelerinin bulunduğu binaya girdiklerinde, Eflâtun açık bırakılmış bir kapıdan giren seslere kulak kesildi. İçeriden, bir nağmeyi âdeta muhâtap alıp ona tâ -be- sabah tıpıtıpına ve tab’an hitap etmeye azimli bir kudümün gönültâb taptapaları işitiliyordu. Eflâtun kudümün ne olduğunu biliyordu. Ama diğer sazın sesi onu hayrete düşürmüştü. Bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufûlevî vüsafâsı olan ehl-i vukuf füsûnkârların bezediği o vâsî füseyfisâda raks ve vüsûb eden vüsemâ gibi birer üfkûhe idiler. Ama füsûs ki, üflendikçe gönüllerdeki menhûs ufûnetin üfûl olduğu, bu füyûz dolu, tabiî bir vüs ve vüs’at taşıyan nefesler, hangi yusuf-ı kalbîden nasıl hâsıl olur diye sanki, fusûl-ı erbaa teessüf ediyordu. Üflenenler âdeta, Şems’in üfûl ettiği ufka gönderilen canlardan ibâret bir demet vüfûd ettiler.

Eflâtun’un kalbi güm güm atıyordu. İsmail Dede’ye büyük bir heyecanla, “Merakımı affedin efendim,” dedi. “Ama bu tap tap sedâlarının eşliğindeki, o muhteşem ses hangi sazdan geliyor?”
İsmail Dede gülerek cevap verdi:
“O saz neydir. Ne o? Beğendin mi yoksa?”
İşte o anda, Eflâtun bu sazı öğrenmek için içinden yemin etti.
Çünkü seneler boyunca kulaklarından eksilmeyen o ses, aslında ney sesi idi!

Suskunlar – syf 123

kitaptan hoşuma giden küçük bir bölümü paylaşmak istedim.
-yazarın kelimelerle oynamayı sevdiğini söylemiştim.-

h1

Rahman..

Eylül 19, 2008

h1

Suskunlar – İhsan Oktay Anar

Eylül 16, 2008

SUSKUNLAR

İhsan Oktay Anar – İletişim Yayınları

Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.

Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.

Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…

Read the rest of this entry ?

h1

Ne okumalı? -Dört aşamalı alternatif bir okuma programı- 2

Eylül 11, 2008


l. Okuma Programı: İSLAM

A. Kur’an-ı Kerim
1) Muhammed Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi (Çev. A.Aziz Hatip-Mahmut Kanık)
2) Ebu’l-A’la Mevdudi, Kur’an-ı Nasıl Anlayalım? (Çev: Bekir Karlıga)
3) Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, (Hazr. Ali Bulaç)

B) Siyer
1. Martin Lings, Hz. Muhammed’in Hayatı (Çevr. Nazife Şişman)
2. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi (Çev. Mehmet Yazgan.)

C) Tarih
1. Filibeli Ahmet Hilmi Efendi, İslam Tarihi
2. Ali Mazaheri, Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları (Çev. Bahriye Üçok.)
3. Ebulfazl İzzeti, İslam’ın Yayılış Tarihine Giriş, (Çev. Cahit Koytak.)

D) Dinler Tarihi
1. Ekrem Sağıroğlu, Başlangıcından Günümüze Kadar Dinler Tarihi
2. Prof. Dr. Annamarie Schimmel, Dinler Tarihine Giriş (Editör: Recep Kibar.)
3. Ömer Rıza Doğrul, Dinler Tarihi

E) Mezhepler Tarihi
1. Muhammed Ebu Zehra, Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, (Çev: Sibgatullah Kaya.)
2. Suphi es-Salih, İslam Mezhepleri ve Müesseleri Tarihi, (Çev: İbrahim Sarmış)

Read the rest of this entry ?

h1

Ne okumalı? -Dört aşamalı alternatif bir okuma programı- / Ali Bulaç

Eylül 11, 2008

Rahmetli İsmail R. Faruki “Bilginin İslamileştirilmesi” çerçevesinde bir “eğitim programı” geliştirmişti. Malezya’nın önemli mütefekkirlerinden Nakip el Attas, İslam dünyasının ayağa kalkmasını sağlayacak ana faaliyetin “edep” merkezli “eğitim” olduğunu düşünüyor ve büyük emek harcayarak hazırladığı programını uygulama şansı bulabiliyor. Bu konu 20. yüzyılın en önemli sorunuydu. Rahmetli Şeriati, bununla ilgili olarak “Ne yapmalı?” diye sormuştu.

Evet, bu soru önemli. Hepimiz bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ama belli ki bir şeyler aksıyor ve bunun sebeplerinden biri çoğu zaman “bilmeden yapmamız”dan kaynaklanıyor. “Bilmek” için “okumak” lazım. Okuyarak bildiklerimiz bizim yapıp-ettiklerimize ışık tutar, bize sağlam bir arka plan sağlar. Bunun için yapmayı bırakmak gerekmez, çünkü okuyup öğrenmenin süresi ve sınırı yoktur, belki okumaya paralel olarak yapmaya devam etmesini öğrenmeliyiz. Bu yüzden “Ne yapmalıyız?” sorusuna “Ne okumalıyız” sorusunu da ekleyip ikisine cevap aramalıyız. Belki de iki sorunun cevabı aynıdır.

Read the rest of this entry ?

h1

Aşk-ı Virane / Rafet El Roman

Eylül 9, 2008

AŞK-I VİRANE (3.59)

aşk bir kalbin içinde ağlıyor aşk
sızım sızım sızlatıyor ellerinden kaçılmıyor
virane ettin bıraktın aşk

bir deli kurşun misali zulmetti bana bu gönlün
yıkılmıştan da virane ettin bunun sebebi sendin
unutmalı artık bir anlamı yok
sevmeyi bilmeyen birini anlamak ne zor

sensizliği kabul eden bir kalpte mutlu olmazsın
bu katlanılmaz gururlarla sende başa çıkamazsın
giden o olsun terkeden de
artık zaman hakikatle yüzleşmekte

aşk bir kalbin içinde ağlıyor aşk
sızım sızım sızlatıyor ellerinden kaçılmıyor
virane ettin bıraktın aşk

ben de aynı duygularla geldim geçtim bu yollardan
aşkın her katı halini yaşadım gördüm inan
şimdi zamanla geçer desem de avunmayacak yüreğim
ne kadar lanet etse de kalbin dinlemeyeceksin

bu deli gönlüm neler neler uğrunda harcadı hergün
bir an yılmadan unut demek olmaz laf anlamaz bu kalp
bu aşkın içinde ne emekler saklıdır

aşk bir kalbin içinde ağlıyor aşk
sızım sızım sızlatıyor ellerinden kaçılmıyor
virane ettin bıraktın aşk

Yusuf Güney

“Bir Roman Gibi” albümünün en iddialı şarkılarından “Aşk-ı Virane”  sanatçının Londra’da yaşayan hayranı Yusuf Güney ile yaptığı düet. Yusuf Güney sanatçının Londra’da verdiği bir konserde kendisiyle tanışarak, bestelerini dinletme şansını yakalıyor.”

kanallar arasında gezinirken nakaratını duyduğum, öylece kaldığım, dinlediğim, dinlediğim, hala dinlediğim şarkı..

Rafet el Roman  /  Aşk-ı Virane – dinle / indir -

h1

Onulmaz Dertlerin Dermanı

Eylül 9, 2008

“Her gönülün ayrı ayrı gizli bir mihmanı var
Karına eller erişmez bir azim ummanı var

Kim nazar kılmak yaraşmaz bende-i Rahman’a kim
Her kulun kalbinde bin gencine-i pinhanı var

Kiminin zahirde dışı kara veli içi ak
Kimi ak yüz meğer içinde büyük isyanı var

Kimi dost ne olduğun bilmez heman suzdur
Kiminin yarinin iydine bu can kurbanı var

Kiminin taht-ı dilinde div ü şeytan eğleşir
Kimi izzetle oturtmuş bir ulu sultanı var

Sen yürü dildar yoluna sür Hulusi yüzünü
Hiç onulmaz dertlerin ol yaride dermanı var”

Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi

Gönül kelimesi Türkçemize hastır, hiçbir dünya dilinde tam karşılığı ve benzeri yoktur. Yürek, kalp ve benzeri kavramlara rastlarız diğer dillerde ama ‘gönül’e tesadüf edemeyiz.
Burası sadece bedenin merkezi değil, aynı zamanda ruhun, giderek dünyanın ve alemlerin merkezidir. Yeryüzünde İlahi Merkez Kabe, insanda kalptir.
İnsan (insan-ı hakiki, insan-ı kamil, Adem-i hakiki, insan-ı kadim) alemlerin kalbidir, merkezidir. Kalp de insanın merkezidir.
Gönül’de kalbi de aşan bir kullanım alanı vardır.
Oraya insanın maddi ve manevi varoluşunun tümü sığmakla kalmaz, Zat tecellisi de gerçekleşir.

Sadık Yalsızuçanlar

h1

Tohum ve Söz

Eylül 9, 2008

İlmin başı güzel dinlemedir. Sonra anlama, sonra hıfzetme, sonra onunla amel etme ve sonra da onu yayma gelir.

Hikmetli söz söyleyenlerden bir zat şu darb-ı meseli aktarır bize:

Tohum eken, tohumunu getirir ve ondan bir avuç alıp saçar. O tohumun bir kısmı yol üstüne düşer, onu hemen kuşlar kapışırlar. Bir kısmı, üzerinde çok az toprak bulunan bir kayanın üstüne denk gelir. Birazcık nemlenir, kök salar. Kökler sert kayaya varıp geçecek yer bulamayınca kuruyuverir. Bir kısmı, güzel fakat dikenli bir toprağa düşer bitip boy verince dikenler etrafını sarar ve boğarlar, işe yaramaz hale gelir. Bir kısmı da ne yol, ne kaya, ne de dikenli olan bir toprağa isabet eder. Boy atar ve yararlı hale gelir.

Bu misâlde tohum eken, hikmetli söz söyleyene; tohum, hikmetli, doğru söze; yola düşen tohum, dinlemek istemediği halde dinleyen ve neticede de şeytanın kalbine attığı düşüncelerle dinlediğini unutana; kayalığa düşen tohum güzelce dinleyen fakat onu uygulayacak gayreti taşımayan bir kalbe havale eden ve anladığını ifsad edene, dikenli toprağa düşen tohum, söze kulak verip onu uygulamaya niyetli, fakat kötü duygu ve isteklerin itirazı karşısında boğulan ve dinlediklerini ifşa edip niyetlendiği şeyi yerine getirmeyene; ne yola ne kayalığa ne de dikenli toprağa düşmeyip, güzel bir toprağa düşen tohum ise, sözü dinleyip onu uygulamaya niyet eden, anlayan, yeri gelince uygulamak için sabırlı olup, kötü duygulardan uzaklaşan adama benzetilmiştir.

-alıntı-