
fotoğraflara isim koymakta zorlanıyorum..
üzerine konuşacak olsam yukarıdaki fotoğraf için çok şey söyleyebilirim ama isim …


fotoğraflara isim koymakta zorlanıyorum..
üzerine konuşacak olsam yukarıdaki fotoğraf için çok şey söyleyebilirim ama isim …

bir geçinilmez zamandayım
tarihim bilinmiyor
dün değil bugün değil yerim
sürgüne direnilmiyor
bende durmuş dinlenir gece
kapkara yüreğim ve ben
tek gidiş bir istasyondayım
dönemem ki dönülmüyor
ayrılık öyle bir zaman
yaşanmıyor ölünmüyor
bu geceye biraz sabah
sabahlara yine sen lazım
yollarıma bir son durak
kaderime kavuşmak lazım
belki ellerim yüzüne değse
yüzünü çizsem duvarlarına
söylenmemiş sözler için son kez
seviyorum seni demek lazım
Ziynet Sali – İstasyon (indir)
uzun bir süre önce çok çok sevilerek dinlenmişti,
zaman geçti, hatırlandı, yine dinlendi, eklendi..

Édith Piaf – 19 Aralık 1915, Paris – 10 Ekim 1963.
bu şarkıyı 1959′da yapmış.. “milord” ingilizcedeki “my lord” kelimesinin yakını bir anlam ifade ediyormuş.. bir de bu müziğin insanda dans etme isteği uyandırdığı söylenir (ben insanların yalancısıyım) :)


ne söylesem… filmini yer yer atlayarak izlemiştim.. herkes gibi filmin en önemli izlenme sebebi buradaki enfes oyunculuğuyla marion cotillard’dı benim için. zaten sonradan bu rolüyle oskar da aldı. öyle ki gerçek resimlerini gördüğümde marion cotillard’ın édith piaf’tan daha iyi édith piaf olduğunu düşünmüştüm :) [beni en çok şaşırtan şeyse marion cotillard'ın taxi'de oynayan kız olduğunu öğrenmemdi]
aslında bence insanlara en tanıdık gelebilecek şarkısı Padam Padam. dinleyince adı demek buymuş dedim. o da bir başka sefere..
enfes bir ses, zaten fransızcanın insanın kulağına o çok tatlı gelen tınısı için bile dinlenilebilir.. şarkıyı 1950′de yapmış.. tavsiye efendim :)


neyse’ demek iyidir, ‘bu da geçer’ demek gibidir, geçmez, herkes bilir geçmediğini, geçmiş gibi yapılır. bazen ‘gibi yapmak’ da iyidir, bazen öyledir, bazen geçer, hiçbir zaman geçmez. insan ‘neyse’ demeyi hayli geç öğrenir, belki de geç değildir, tam vaktindedir. kimi bunda bir olgunluk bulsa da, bulunan şey zorunluluktan başka bir şey değildir. uzatacak ne var, insan ‘neyse’ demeye başladığında, ‘ne sabahtır bu mavilik ne akşam’ duygusunun da, yavaş yavaş ondan geçtiğini kabul etmeye de başlamış demektir. ikindinin akşam alacası dediğimiz o garip vakte değdiği yerdedir. hiçbir şey ‘neyse’ demenin niye bunca dokunaklı olduğunu o ıssızlık anı kadar iyi anlatamaz.
sizin de ‘neyse’ demekten, ‘peki’ demekten yorulduğunuz olmuyor mu? ‘neyse’ demenin, sanki her şeyi, herkesi, hayatı bağışlıyormuş gibi görünen, oysa unutmaktan, sineye çekmekten, uzaklaşmaktan başka bir şey olmayan kolaycılığı ağır gelmiyor mu? insan, ne kendini bağışlıyor gerçekte, ne de bir başkası gibi gelen hayatı, yalnızca unutmayı seçiyor. unutma! unutarak yaşayabilirsin diyor, içimizde varsa bir ses, belki de yaşarsan unutursun. unutarak yaşamak: ‘neyse’ demek mi? her şeyi unutmak, kendini de unutmak için. geri alıyorum söylediğimi, ‘neyse’ demek ‘bu da geçer ya hu’ demek değil, kimse beni hatırlamasın, ben kendimi çoktan unuttum demek.


Ben mişim -neymiş- su sesiymiş
Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan-
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.
Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.
Yıldızlar, büyülü ülke adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.
Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.
Edip Cansever


Konfüçyüs’e göre sağlam karakterli insanların dokuz özelliği vardır:
Baktıklarında berrak bakarlar
Dinlediklerinde iyi duyarlar
Görünüşleri sıcaktır
Davranışları saygı yüklüdür
Konuşmaları doğrudur
İşlerini ciddi yaparlar
Kuşku duyduklarında doğru soru sormasını bilirler
Öfkelendiklerinde nedenini düşünürler
Kazandıklarında adaleti düşünürler.

Arslan Amca’larının kucağında büyüyenler…
Hani şu “iktidarı sivillere bırakmamak” için direnip de tasfiye edilen amca canım…
Atatürk darbecilere şiddetle karşı, hatta düşman olduğu halde “kendilerinden menkul bir Atatürkçülük” adına darbe kışkırtmayı pek sevenler…
Atatürk her yerde ve her zaman “meclis üstünlüğünü” aradığı ve istediği halde, meclisin dışında ve üstünde, atamayla gelecek ve meclisin çıkardığı kanunları denetleyecek, beğenmezse veto edecek bir “faşist konseyi” kurmaya yeltenenler ve bu nedenle Atatürk’ten çok sert bir fırça yiyenler…
Atatürk’ü öldürmeye kalkıp da asılanların düşüncelerini ve düşlerini yıllar sonra kendilerine bayrak edinenler…
Atatürk’ün kurulmasına izin verdiği hatta kendi kız kardeşinin bile üye olmasını teşvik ederek desteklediği muhalefet partisini altı ay içinde kendi kendini kapatmaya zorlayanlar…
Atatürk kendisinden sonra Mareşal Fevzi Çakmak’ın cumhurbaşkanı olmasını vasiyet ettiği halde kapalı kapılar ardında İnönü lehinde kulis yapanlar…
Read the rest of this entry ?

dünya kütüphanelerini karıştırırken gördüm resimlerini.. hele panaromik resmi bir süre seyrettiğimi söyleyebilirim. ve çok kıskandım; Türkiye’de neden böyle yapılar, böyle kütüphaneler yok diye..
kütüphanenin tarihini ve nasıl inşa edildiğini resmi sitesinden okuyabilirsiniz (ingilizce).
British Museum, İngiltere’nin Londra şehrinde Dünya’nın her yanından getirilen seçkin Eskiçağ yapıtları ve etnografya koleksiyonlarını kapsayan bir müze, vikipedia’nın söylediğine göre. British Museum, hekim ve doğabilimci Sir Hans Sloane‘un (1660-1753) biriktirdiği ünlü bir kitap, elyazması ve doğa tarihi nesneleri koleksiyonunun hükümet tarafından satın alınmasıyla 1753′te kurulmuş. okuma salonu 1857′de tamamlanmış. sonrasında British Museum’daki ve öbür kütüphanelerdeki elyazması ve basılı kitap koleksiyonlarının bir araya getirilmesiyle de 1973′te British Library (Britanyalı Kütüphanesi) oluşturulmuş.
cam çatı Norman Foster tarafından dizayn edilmiş..
yukarıda bahsettiğim panaromik fotoğraf buydu..
2oo6 şubatında ve neredeyse 180 derecelik bir açıyla çekilmiş..
fakat burada küçük haliyle ihtişamını kaybettiğinden orjinal boyutuna bakmanızı öneririm.


Âşık
Bir adam
Geceleyin
Geldi
Kendi ölümüyle
Kendi kızıl ölümüyle
Bir adam
Geceleyin
Geldi
Yalnız
Yalnız
Yalnız
Eli bomboş
Bir adam
Geceleyin
Geldi
İçinde gülümseyen güneşler dolu