
Gece… İki hece… Renginde, bir siyah aydınlığın, mehtâb ile devşirilmiş âhı saklıdır… Neylesem de; neylerin sarmaladığı gece yarılarının bağrında, gamzede perdelerin ardından doğacak güneşin muştuladığı nâr sabahı saklıdır! Örtücülüğüne güvenen gecenin sesini dinlemek için, kaldırımlara kulak vermek icab eder. Vaktiyle mest olunarak atılmış adımların hatırasını saklayan kaldırımlara… Unutmadan selam vermek de lazım! Eyüp Sultan şadırvanına dalıp gitmiş bir bulutun, yâr semalarına sebil ettiği cân yıldırımlarına…
Hazreti Fatih’in bir beyti dolanmalı sonra dile… Tâ can özünden terennüm etmeli bu nidâ, bile bile…
“Eger bülbül gibi her niçe feryâd ü figan itsem
Nasîbüm hâr-i mihnetdür benüm ol gül-îzârumdan(*)”1
Terk edilmişlik gömleğiyle çöllere insin sonra kafiyeler… Sırrı âğyâra bildirmeden, göçen turnaların peşinden ağıt yaksın şiirler… Bir şehrin hesabına aklı ermeyenin, bir şehre hesapsız kitapsız vurgun olduğunu söylesin gönyeler! Kapılar açılsın ardına kadar… Haliç’te pembeler raks etsin lacivert avuntular için… Dervişâne bir duyuşla çırpınmalı deniz! Ve haykırmalı vefâkâr martılar hep bir ağızdan: Bizde sizdeniz!
Çok görülmüş her vuslatın gölgesidir gece…




