‘İktibas’ Kategorisi için Arşiv

İslam, liberalizm ve özgürlük
Kasım 11, 2009
Liberal felsefenin ideolojisi özgürlüktür, başka bir deyimle liberalizm özgürlüğü ideolojileştirerek kendine varlık alanı bulur. Bu, liberallerin özgürlüğü üç alanda temellük etmesi gibi garip bir duruma yol açıyor.
1) Dine ve Tanrı’ya karşı özgürlük.
Bu çerçevede Tanrı’ya ve imana (Hıristiyan dogmaya ve bazılarının dogma ile aynı şey saydığı İslami nassa) karşı bireysel aklın özgürleştirilmesini savunur. Nihayetinde ilk liberallerin meşhur sloganlarından biri “ne Tanrı ne efendi”ydi, her ikisinin de otoritesini reddediyorlardı.
2) Sosyo-politik muhtevasıyla liberallerin özgürlüğü, mutlakıyetçi idareye ve aristokrasiye karşı sınıfsal bir özgürlüktür. Bu, burjuvazinin özgürlük talebidir.
3) Nefsin istek ve tutkularını, bedenin zevklerini kısıtlayan her engele karşı serbestlik.
İslam’ın özgürlük telakkisi farklıdır.

İlkokul düzeyinde yazı
Mayıs 1, 2009
İlkokul öğrencileri bile artık biliyorlar ya, anlama özürlü bazı üniversite mezunlarına belki beş yüzüncü kere yeniden anlatalım. Çünkü kavramları birbirine karıştırmaya bayılıyorlar…
“Cumhuriyet”, başında “monark” yani bir imparator, kral, padişah vs. bulunmayan, başkanın ya doğrudan ya dolaylı seçimle geldiği devlet şeklidir. O kadar.
Bu devletin de ille de “demokrasi” olması gerekmez.
Buna karşılık, sapına kadar demokratik krallıklar da vardır.
İspanya, İngiltere, Hollanda, İsveç, Norveç, Danimarka mükemmel birer demokrasidirler ama cumhuriyet değildirler.
Fakat İran, Kuzey Kore, Küba cumhuriyettirler ama demokrasi değildirler. Hitler Almanyası, Stalin Rusyası cumhuriyetti ama faşist ve komünistti. Mussolini İtalyası, hem cumhuriyet değildi hem demokrasi değildi. Suudi Arabistan ne cumhuriyettir ne de demokrasinin yakınına uğramıştır.
Yani, “cumhuriyet ilericiliktir, solculuktur” falan gibi laflar saçmalıktır… Cumhuriyet öyle olabilir de, olmayabilir de.
Peki, Atatürk ve İnönü Türkiyesi neydi?
Read the rest of this entry ?

Şarkıların kafamıza takılmasının sırrı
Mayıs 1, 2009
ABD’li bilim adamları, melodilerin zihni meşgul etmesinin sebebini buldu. Dinlenen şarkının beynin işitsel korteksini doldurduğunu ve parça bitse de beynin uzunca bir süre nağmeyi devam ettirdiğini belirledi. Bu takıntıdan kurtulmak için de 6 pratik çözüm önerdi.
Arabanızla işe doğru gidiyorsunuz ve en sevdiğiniz radyo kanalını dinliyorsunuz. Radyoda, Fikret Kızılok’un ‘Bu kalp seni unutur mu?’ şarkısı çalıyor. Arabanızı park edip iniyor ve işe başlıyorsunuz. Ancak “Bu kalp seni unutur mu?” bölümü halen aklınızda. Akşama kadar beyninizde bu sözler yankılanıyor, bir türlü kafanızdan atamıyorsunuz. Niçin şarkılar kafanızda ayrılmaz bir şekilde takılıp kalıyor?
Howstuffworks.com isimli sitede yer alan haberde, uzmanlar, suçlunun earworm (insanın aklına takılıp kalan, devamlı tekrar eden melodi, şarkı) olduğunu söylüyorlar. Bunun bir çeşit bilişsel kaşınma ya da beyin kaşınması yaratan duygulardaki parazitik olduğunu belirtiyorlar.
Bir şarkıyı dinlediğimizde, bu şarkı beynin işitsel korteks denilen bölümünü tetikliyor. Dartmouth Üniversitesi’nden araştırmacılar, nesneleri araştırmak için benzer bir şarkının parçasını çaldıklarında, katılımcıların işitsel korteksinin otomatik olarak şarkının kalanıyla ya da diğer sözlerle dolduğunu gördüler. Beyin şarkı sona ertikten uzunca bir süre sonra bile şarkıyı söylemeye devam ediyor. Bunu bozmanın tek yolu şarkıyı kafanızda defalarca tekrarlamak. Maalesef, sivrisinek ısırığı gibi sen ne kadar çok kaşırsan o kadar çok kafana takılıp kalıyor.

Överek öldürenler / Ali Ural
Mart 1, 2009
Katillerinizle yemek yiyorsunuz. Can kulağıyla dinliyorlar sizi. Tabaklarına değil, gözlerinizin içine bakıyorlar. Dudaklarınıza da. Bir kelime havalansa kanat çırparak, göçmen kuşlar gibi takılıyorlar peşine. Sıcak ülkelere gidiyorlar soğuk nüktelerinizin peşinde.
Anlatacak bir anıya ihtiyaç duysanız, katillerinizle fotoğraf çektiriyorsunuz. Ölüm hatırası. Fakat ölüm ters yazılmamış. Yaka paça düzgün. En neşeli fotoğrafınız bu, hepinizin dişleri görünüyor. Gözlerinizde kırmızı noktalar, rötuş yapıldığında görünmeyecek. Hem ne zaman hayattan hayale bir kapı açmak isteseniz, katillerinizle film izliyorsunuz. Perdedeki katil iz bırakıyor pencereden kaçarken, oysa kahramanlarınız karda yürüyorlar tertemiz. Ve hayranlar Shakespeare’e. Hamlet’in amcasına benzetiyorlar kendilerini çünkü. Danimarka kralı Claudius’a. Benzeme yönü mü? Onlar da kulaklara zehir akıtıyorlar. Perdedeki büyüyle uyuşturup kurbanlarını üflüyorlar kelimeleri: Ne kadar zekisiniz! Ne kadar kudretli! Ve ne kadar bilgili! Kadrinizi biliyor katilleriniz. Ne yapsanız az onlara. Hediyeler alın. Seyahatlere çıkın. Para verin ya da… Fakat bunu yaparken incitmeyin onları. Kiralık katil gibi hissetmesinler kendilerini. Sizi cehenneme gönderirken yüzleri kızarmasın. İşte başardınız! Katilleriniz bıçaklarıyla yürürken üstünüze yüzünüz gülüyor. Ne kadar keskinse bıçak o kadar sevinçlisiniz! Ve hayat dolu! Kan kaybettiğinizi kim söylemiş!

Neyse..
Şubat 24, 2009
neyse’ demek iyidir, ‘bu da geçer’ demek gibidir, geçmez, herkes bilir geçmediğini, geçmiş gibi yapılır. bazen ‘gibi yapmak’ da iyidir, bazen öyledir, bazen geçer, hiçbir zaman geçmez. insan ‘neyse’ demeyi hayli geç öğrenir, belki de geç değildir, tam vaktindedir. kimi bunda bir olgunluk bulsa da, bulunan şey zorunluluktan başka bir şey değildir. uzatacak ne var, insan ‘neyse’ demeye başladığında, ‘ne sabahtır bu mavilik ne akşam’ duygusunun da, yavaş yavaş ondan geçtiğini kabul etmeye de başlamış demektir. ikindinin akşam alacası dediğimiz o garip vakte değdiği yerdedir. hiçbir şey ‘neyse’ demenin niye bunca dokunaklı olduğunu o ıssızlık anı kadar iyi anlatamaz.
sizin de ‘neyse’ demekten, ‘peki’ demekten yorulduğunuz olmuyor mu? ‘neyse’ demenin, sanki her şeyi, herkesi, hayatı bağışlıyormuş gibi görünen, oysa unutmaktan, sineye çekmekten, uzaklaşmaktan başka bir şey olmayan kolaycılığı ağır gelmiyor mu? insan, ne kendini bağışlıyor gerçekte, ne de bir başkası gibi gelen hayatı, yalnızca unutmayı seçiyor. unutma! unutarak yaşayabilirsin diyor, içimizde varsa bir ses, belki de yaşarsan unutursun. unutarak yaşamak: ‘neyse’ demek mi? her şeyi unutmak, kendini de unutmak için. geri alıyorum söylediğimi, ‘neyse’ demek ‘bu da geçer ya hu’ demek değil, kimse beni hatırlamasın, ben kendimi çoktan unuttum demek.

Gelmiş Bulundum
Şubat 23, 2009
Ben mişim -neymiş- su sesiymiş
Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan-
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.
Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.
Yıldızlar, büyülü ülke adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.
Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.
Edip Cansever

Konfüçyüs’ten iyi karakter tahlili..
Şubat 22, 2009
Konfüçyüs’e göre sağlam karakterli insanların dokuz özelliği vardır:
Baktıklarında berrak bakarlar
Dinlediklerinde iyi duyarlar
Görünüşleri sıcaktır
Davranışları saygı yüklüdür
Konuşmaları doğrudur
İşlerini ciddi yaparlar
Kuşku duyduklarında doğru soru sormasını bilirler
Öfkelendiklerinde nedenini düşünürler
Kazandıklarında adaleti düşünürler.

Asıl sizlersiniz Atatürk düşmanları!
Şubat 20, 2009Arslan Amca’larının kucağında büyüyenler…
Hani şu “iktidarı sivillere bırakmamak” için direnip de tasfiye edilen amca canım…
Atatürk darbecilere şiddetle karşı, hatta düşman olduğu halde “kendilerinden menkul bir Atatürkçülük” adına darbe kışkırtmayı pek sevenler…
Atatürk her yerde ve her zaman “meclis üstünlüğünü” aradığı ve istediği halde, meclisin dışında ve üstünde, atamayla gelecek ve meclisin çıkardığı kanunları denetleyecek, beğenmezse veto edecek bir “faşist konseyi” kurmaya yeltenenler ve bu nedenle Atatürk’ten çok sert bir fırça yiyenler…
Atatürk’ü öldürmeye kalkıp da asılanların düşüncelerini ve düşlerini yıllar sonra kendilerine bayrak edinenler…
Atatürk’ün kurulmasına izin verdiği hatta kendi kız kardeşinin bile üye olmasını teşvik ederek desteklediği muhalefet partisini altı ay içinde kendi kendini kapatmaya zorlayanlar…
Atatürk kendisinden sonra Mareşal Fevzi Çakmak’ın cumhurbaşkanı olmasını vasiyet ettiği halde kapalı kapılar ardında İnönü lehinde kulis yapanlar…
Read the rest of this entry ?

British Museum Reading Room
Şubat 17, 2009dünya kütüphanelerini karıştırırken gördüm resimlerini.. hele panaromik resmi bir süre seyrettiğimi söyleyebilirim. ve çok kıskandım; Türkiye’de neden böyle yapılar, böyle kütüphaneler yok diye..
kütüphanenin tarihini ve nasıl inşa edildiğini resmi sitesinden okuyabilirsiniz (ingilizce).
British Museum, İngiltere’nin Londra şehrinde Dünya’nın her yanından getirilen seçkin Eskiçağ yapıtları ve etnografya koleksiyonlarını kapsayan bir müze, vikipedia’nın söylediğine göre. British Museum, hekim ve doğabilimci Sir Hans Sloane‘un (1660-1753) biriktirdiği ünlü bir kitap, elyazması ve doğa tarihi nesneleri koleksiyonunun hükümet tarafından satın alınmasıyla 1753′te kurulmuş. okuma salonu 1857′de tamamlanmış. sonrasında British Museum’daki ve öbür kütüphanelerdeki elyazması ve basılı kitap koleksiyonlarının bir araya getirilmesiyle de 1973′te British Library (Britanyalı Kütüphanesi) oluşturulmuş.
cam çatı Norman Foster tarafından dizayn edilmiş..
yukarıda bahsettiğim panaromik fotoğraf buydu..
2oo6 şubatında ve neredeyse 180 derecelik bir açıyla çekilmiş..
fakat burada küçük haliyle ihtişamını kaybettiğinden orjinal boyutuna bakmanızı öneririm.

